ERDOĞAN’A DÜŞEN İÇ CEPHEYİ GÜÇLÜ KILMAKTIR…

Ardan ZENTÜRK

Karadeniz’in, Ukrayna-Rusya sınırında yaşanan gelişmelerle ısındığı bir dönemde, Türkiye’nin Montrö Anlaşması’nı tartışması talihsizliktir.

1936 tarihli Montrö, Nazi lider Adolf Hitler’e, Sovyetler Birliği’ne karşı 6 güçlü denizaltıyı Tuna Nehri üzerinden taşıttıracak ölçüde güçlü maddelere sahip bir anlaşmadır, Türkiye’ye, 2’nci Dünya Harbi’ni taraf olmadan atlatma şansı vermiştir.

En son örneği, 2008 yılında, bizzat Cumhurbaşkanı Erdoğan yaşadı. Bir anda patlak veren Rusya-Gürcistan Savaşı’nda elinde Montrö gibi bir anlaşma metni olmasaydı, kuzeydeki komşu Rusya ile “evlere şenlik stratejik müttefikimiz” ABD+üyesi olduğumuz NATO arasında sıkışıp kalacaktı. Erdoğan’ı Batı’dan gelen Karadeniz’i silahlandırma buna karşılık Rusya’dan doğan tehditler karşısında rahatlatıp, manevra alanını genişleten yine Montrö Anlaşması oldu.

Yaşanılan bu, yakın tarihteki gerçekler varlığını korurken, 1936 Montrö Anlaşması’nın Türkiye’nin egemenlik haklarını kısıtlayan metin olarak değerlendirilmesi dikkat çekicidir.

Eğer, Türkiye’nin ekonomik sıkışıklığı ve Batı ile yaşadığı S-400 kilitlenmesinde “rahatlatıcı bir taviz” olarak düşünülmüyorsa, (ki, tarihi bir hata olur, gelecek kuşaklara hesap verilemez) neden bu kadar sıcak tutulmaktadır anlamak mümkün değil.

Montrö, geçerlilik alanı Ege-Marmara-Karadeniz bağlantısında olan bir anlaşmadır, bu nedenle kamuoyunda sert tartışmalara neden olan 103 Amiral Bildirisi’nde Kanal İstanbul üzerinden bu anlaşmaya yaklaşım sergilenmesinin hata olduğu da açıktır.

KANAL İSTANBUL YAPILDIĞINDA MONTRÖ ANLAŞMASI’NIN MADDELERİ BU KANAL İÇİN DE GEÇERLİ OLACAKTIR. Bu anlaşmayı bir yerinden delip , Karadeniz’de askeri tırmanma gerçekleştirmek isteyen güçlerin iki alternatifi vardır: 1- Yunanistan’ın Selanik veya Dedeağaç limanından başlayıp Bulgaristan’ın Burgaz limanında sonlanacak yaklaşık 400 kilometrelik bir kanal açmak, 2- Çin’in kuşak-yol projesi çerçevesinde zaten Selanik limanı üzerinden yatırımlara başladığı Tuna Nehri ve bağlantılı kanalları savaş gemilerinin geçebileceği noktaya taşımak.

Karadeniz’e sahili olmayan ABD, İngiltere, Fransa ve Almanya’nın bu bölgeyi dönük planları açıktır, Montrö’den çıkıldığı anda karşımıza dikilecek tablo da bellidir.

  • BİLDİRİ USULEN YANLIŞTIR…

Türkiye’nin gündemindeki tüm konular hakkında bu ülke vatandaşlarının fikirlerini birey veya topluca ifade etme hakkı vardır.

Kimse, “Kanal İstanbul’a karşı çıkması, Montrö’yü savunması veya Türk Silahlı Kuvvetler içinde FETÖ mücadelesinin zayıfladığını/uygulamaların yeni cemaatlerin ordu bünyesinde oluşmasına yol açtığı” söylemesi nedeniyle suçlanamaz.

Türkiye bir demokrasidir, terörü destekleyen fikirlerin dışında bütün fikirlerin açıklanması, tartışılması sistemin doğal zeminidir.

Söz konusu bildirinin metni, “muhtıra kimliği” taşımamaktadır, yanlış olan, bildirinin imzacılarının tamamının “emekli amiral” olmasıdır. Tercih, üniformadan ayrıldıktan sonra silah arkadaşlığının bir “dava arkadaşlığı” kıvamına geldiğini göstermektedir, bir siyasi duruştur, olabilir, o zaman, elbise dolabına asılmış üniformaların gölgesinde değil, bir siyasi partinin zemininden yürüyerek yola devam etmek daha doğru ve demokratik olandır.

Türkiye gibi, tarihinde çok sayıda darbe olan bir ülkede, “emekli” de olsa, bu tür bir “askeri” siyaset sergilemenin doğuracağı tartışma ve bu tartışmalardan doğacak ortamın iyi hesaplanması gerekirdi.

  • ORANTISIZ TEPKİ ZAFİYET İŞARETİDİR…

103 Amiral Bildirisi sonrasında hükümet kanadından ve medyadaki hükümet yanlısı gruplardan gelen tepkiler “orantısızdır…”

Sonuç itibariyle, söz konusu, yaşları 65-75 arasında değişen emekli amirallerin darbe yapacak bir gücü yoktur, zaten, çok zorlasanız da söz konusu metinde darbeye dönük bir ima bile bulunması imkansızdır.

Bu bildirinin Türk Silahlı Kuvvetleri bünyesine dönük “darbe çağrısı” olduğunu savunmak, mevcut siyasi otoritenin halk tarafından sorgulanmasına yol açar. EĞER BİR DARBE RİSKİ VARSA, HALKIN, ÜLKEYİ YÖNETENLERE, HADİ GEÇMİŞİ BIRAKALIM, 15 TEMMUZ’DAN BU YANA NEDEN BU RİSKİ SIFIRLAMADINIZ sorusunu sorma hakkı kendiliğinden doğar.

Zaten, bu ülkede, 103 emekli amiral bir bildiri yayınladı diye darbe olacaksa, söylenecek de fazla bir kelime yok demektir.

  • İÇ CEPHEYİ BÖLMEK NE KAZANDIRIR?..

Küresel dengelerin yeniden yapılandığı bir dönemde, Türkiye’nin emperyalist/hegemonik güçlerin kuşatmasıyla karşılaştığı açık bir gerçektir.

ABD+AB hattında şekillenen trans-Atlantik ittifak (Batı)  ile Rusya+Çin hattında (Doğu)  şekillenmiş ittifakın manevralarının ulusal bekamızı tehdit eder boyuta vardığını izliyoruz.

Türkiye’nin yaşamakta olduğu kuşatma tek taraflı değildir.

Doğu Akdeniz’den Balkan’a uzanan hatta, Batı’nın, İran-Lübnan hattı ve Karadeniz’de ise Doğu’nun zorlamasıyla karşılaştık.

Kuvayı Milliye için beka mücadelesi, çok yönlüdür ve tüm saldırgan güçlere eşit mesafede kalmak esastır.

Bu nedenle, MİLLİ BEKA MÜCADELESİNİN ANA ZEMİNİ, KUTUPLAŞMADAN DEĞİL, MİLLİ MUTABAKAT İLE SAĞLANACAK BİR MİLLİ BEKA DEKLARASYONU ÇERÇEVESİNDE İÇ CEPHENİN GÜÇLENDİRİLMESİYLE MÜMKÜNDÜR…

Gazi’nin dediği gibi, dış düşmana öyle ya da böyle tedbir almak mümkündür, ama İÇ CEPHE ÇÖKMÜŞSE, YENİLGİ KAÇINILMAZDIR…

Halkın yüzde 52 oyuyla seçildikten sonra yaptığı açıklamada, “Ben, bana oy vermeyenlerin de cumhurbaşkanıyım” diyen Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın ana görevi, “devlet kurumları arasındaki koordinasyonu sağlamakla” sınırlı değildir, aksine ana görev MİLLİ BİRLİK SİYASETİ İLE MİLLETİN ÖNÜNDEKİ TÜM ZORLAMA TARTIŞMA KONULARINI TEMİZLEYEREK BEKA MÜCADELESİNİN GÜCÜNÜ ARTIRMAKTIR…

Ekonomik krizin “fakirleşmeyi hızlandırdığı” bir dönemde, “kutuplaşma”, fitili çekilmiş el bombası kimliği taşır, uyarıyorum.