TÜRKİYE-RUSYA: Zor dönemin sancıları

Her türlü slogan ve hayal arayışından arındırılmış gerçek zemin Rusya Federasyonu ile Türkiye Cumhuriyeti’nin batının geleneksel emperyalist kurumsallaşmasının hedefinde olduğunu gösteriyor.

Çaresi, Türkiye-Rusya arasında kalıcı bir stratejik ittifakın kolay zayıflatılmayacak zeminde oluşturulmasıdır.

Dünya, üç farklı yönlü stratejik arayışın yaşandığı, kendi rotasını oluşturmakta “yaralanabilir” kimlik taşıyan Türkiye gibi ülkelerin de “kalıcı” hedefler oluşturduğu zorlu bir süreçten geçiyor.

Amerika Birleşik Devletleri, kapitalizmin artan ve derinleşen krizinde stratejik hedefleri “kısa vadeli kar beklentisinde olan yatırımcı” kimliğiyle oluşturuyor.

Rusya, geniş ve bereketli doğal kaynaklara sahip topraklarında her geçen 10 yılda biraz daha azalan nüfusuyla, “beka mücadelesini” Çarlık Rusyası’nın 19’ncu yüzyıl reflekslerine taşıyor…

Çin Halk Cumhuriyeti, “modern zaman köleciliği” sayesinde devlet kasasında biriktirdiği paralar ile kavramın yaratıcısı ABD’nin geride bıraktığı “küreselleşme”nin ipine sarılarak insanlık tarihi açısından yeni bir paradigmayı da oluşturan “borçlandır-köle et-sahip ol” zeminli emperyalizmi güçlendiriyor.

Avrupa’nın ekonomik-siyasal-askeri cılızlığıyla, “demokrasi” kavramını yalnız kendi kıtası için geçerli bir kavram olarak görme eğilimi, bu, insanlık açısından yüksek riskler taşıyan üç ayrı stratejik arayışı da dengelemeye yetmiyor.

  • TÜRKLER KENDİLERİNİ AŞAĞILANMIŞ HİSSEDİYOR…

1947 yılında imzalanmış Türk-Amerikan İkili Askeri İşbirliği Anlaşması ve 1952 yılında gerçekleşen NATO üyeliğiyle, 2’nci Dünya Savaşı sonrasında Batı İttifakı’nın üyesi olmakta kararlı adımlar atmış Türkiye’nin yeni bir stratejik denge arayışına girdiğini izliyoruz.

Bu arayışta, esas sorumlu, ABD-AB hattında şekillenmiş trans-Atlantik ittifaktır.

Sovyetler Birliği’nin 1991 yılında yıkılmasından sonra yaşanılanlar, Türkler’in, haliyle, Türkiye Cumhuriyeti’ni yöneten yeni siyasi kadroların Birinci Dünya Savaşı sonrasında galip devletler ile Versay Anlaşması imzalamak zorunda kalmış Alman ulusuna benzer “milli tepki fırtınaları” taşımasına neden oldu.

Soğuk Savaş yıllarını Balkan-Karadeniz-Kafkasya hattında Batı için bir cephe ülkesi olarak geçiren ve 1962 Küba Nükleer Krizi’nde olduğu gibi çok ciddi riskler/tehditler yaşayan Türkiye’nin, Sovyetler Birliği’nin 1991’de dağılmasından sonra yaşadığı muamele bu “ruhi fırtınanın” doğmasına neden oldu.

Avrupa Birliği’ne alınmayan, aksine Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin “Kıbrıs Cumhuriyeti” adı altında AB’ye tam yapılması ile adeta cezalandırılan bir Türkiye…

Ortadoğu sınırlarında yaşanılan ve doğrudan iç istikrarını etkileyen kanlı hesaplaşmalar karşısında yalnız bırakılan, Avrupalı kurmaylar tarafından hazırlanmış Seville haritası ile Akdeniz ve Ege’de tüm hakları elinden alınmaya çalışılan, tarihin en büyük ve ağır mülteci sorununu yaşarken bile el uzatılmayan bir ülkeden söz ediyoruz…

Bitmedi…

Her demokratik seçiminde iç siyasetine pervasızca müdahale edilen, hatta işi, TSK’nın içine yerleştirilmiş bir dışa bağımlı cunta tarafından gerçekleştirilen darbeye kadar götüren bir “Batı yaklaşımı…”

Kuşkusuz, 15 Temmuz 2016 askeri saldırısında yer alan kadroların ve bu kadroların elebaşlarının ABD ve Avrupa ülkelerinden korumaya alınmış olması bile, Türk kamuoyunun kendisine “sıradan sömürge devleti muamelesi yapıldığına” inanması için yeterlidir.

Stratejinin ana zeminlerinden biri, psikolojidir ve Türkler kendilerini müttefikleri(!) tarafından dışlanmış ve aşağılanmış hissetmektedirler.

  • AMA MOSKOVA’DA LENİN DEĞİL PUTİN VAR…

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk, 1919 yılında Türk Kurtuluş Savaşı’nı başlattığında, dışarıdan iki büyük avantajı da elinde tutuyordu: 1- Bolşevik Devrimi’nin lideri Lenin, Kuvvayı Milliye’nin anti-emperyalist savaşının doğal müttefikiydi, 2- Birleşik Krallık’ın zulmünü yaşayan Hindistan Müslümanları, Londra’nın yenilgisine varacak bir kurtuluş mücadelesini mali olarak desteklemekte kararlıydılar.

Eğer, Sovyetler Birliği’nin Karadeniz üzerinden Anadolu topraklarına gönderdiği yüzbinlerce ton silah ve mühimmat ile, Hindistan’daki Müslümanların (bugün Pakistan ve Bangladeş ama 200 milyonu hala Hindistan topraklarında) gönderdiği tonlarca altın olmasaydı, kuşkusuz, kurtuluşa ulaşmamız 3 yıl gibi kısa bir süreden daha uzun ve çok meşakkatli olabilecekti.

Aslında, Türk Kurtuluş Savaşı sırasında  biri Marksist diğeri ise milli demokratik devrim yapmış çok özel iki lider, V.İ.Lenin ile Mustafa Kemal arasında doğmuş dostluk ve işbirliği bugünün dünyasına da ışık tutacak kıvamdadır.

Her türlü slogan ve hayal arayışından arındırılmış gerçek zemin Rusya Federasyonu ile Türkiye Cumhuriyeti’nin batının geleneksel emperyalist kurumsallaşmasının hedefinde olduğunu gösteriyor.

Çaresi, Türkiye-Rusya arasında kalıcı bir stratejik ittifakın kolay zayıflatılmayacak zeminde oluşturulmasıdır.

Bu, uzun süreli bir “saldırmazlık-işbirliği paktıyla” düzenlenebilecek özel bir strateji arayışıdır.

Ne yazık ki, Moskova’nın, Amerika Birleşik Devletleri’nin Avrupa-Ortadoğu hattında boşalttığı alanları hızla doldurma, özellikle Akdeniz havzasında askeri kimlik oluşturma stratejisi bu tür bir yakınlaşmayı zora sokuyor.

Amerika Birleşik Devletleri’nin önümüzdeki süreçte, ağırlığı Asya-Pasifik hattına verme, yüksel ve yayılma eğilimine giren Çin’e karşı mücadeleyi önceleyen yaklaşımı, özellikle Ortadoğu’daki bölgesel düzenleme ve rekabetlerin artışına neden oluyor.

Türkiye’nin Suriye’nin İdlib ve Libya’nın Sirte bölgelerinde Rusya ile askeri gerginlik yaşaması bu gelişmelerin sonucudur.

Azerbaycan’ın Ermenistan işgalindeki topraklarını özgürleştirmek için başlattığı uluslararası hukuk açısından meşru askeri harekatın, Türkiye ile Rusya’yı bu bölgede de karşı karşıya getirmesi sürpriz olmayacaktır.

Köklü devlet anlayışına sahip olan Ankara ve Moskova’nın bir noktada frene basıp basmayacakları ise önemli bir soru işaretidir.

  • ASLINDA SORUNLARI ORTAK…

Türkiye ve Rusya, son dönemde, başarılı askeri harekatları ile dünyanın gündemindeler…

5 yıl önce, Suriye diktatörü Beşar Esed, bir son şans amacıyla Moskova’ya gittiğinde, kendi başlattığı bir savaşı kaybetmek üzereydi, ama, kabul edilmesi gereken ana nokta Rusya’nın bu savaşa müdahalesinden sonra, günümüzde aynı Esed, büyük ölçüde kazanmış bir lider görünümü sergiliyor.

Yaklaşık bir yıl önce, isyancı Halife Hafter ordusunun kuşatması altındaki Trablus’tan çıkıp Ankara’ya ulaşan BM tarafından meşru kabul edilmiş Libya yönetiminin lideri Fayiz el Serrac da aynı süreci yaşayan bir başka lider oldu. Türkiye’nin müdahalesi, Libya’daki bütün hesapları tersine çevirdi ve meşru yönetimin zafer görüntüsü ortaya çıktı.

Türk ve Rus ordularının sınırlarının ötesindeki başarı öyküleri artık çok iyi biliniyor.

Fakat iki ülkenin de ortak sorunu, kazanılmış olan askeri başarıları nasıl uzun vadeli bir siyasi başarıya ulaştıracaklardır.

Rusya Suriye’de, Türkiye de Libya’da ordularıyla manevra alanlarını genişletmiş görünselerde, iki ülkenin bir türlü siyasi çözüm sürecine tam olarak girememesi, girseler bile, Batılı devletlerin müdahale olanaklarının yüksekliği nedeniyle hala bu topraklarda “misafir” muamelesi görmektedirler.

Rusya’nın NATO’dan kaynaklanan bir zafiyeti Türkiye’ye karşı ne kadar süreyle kullanabileceği de ayrı bir soru işaretidir.

İzlendiği gibi, ABD ve NATO müttefikleri, kalıcı bir başarı öyküsünü önlemek için Türkiye’yi bütün bölgesel sorunlarda yalnız bırakmakta, Rusya da bütün hassas bölgelerde Türkiye’yi birebir muhatap alarak NATO’nun bir başka kapıdan girmesini önlemektedir.

Bu stratejilerin hiç biri sürdürülebilir kimlik taşımıyor.

Ya, ABD-NATO, bünyesinde İsrail-Yunan lobisinin baskısını bir kenara bırakıp, Türkiye’nin güçlü ve geleneksel bir müttefik olduğunu hatırlayacak, ya da, Rusya, Türkiye’ye dönük olarak ısrarla sürdürdüğü “tehdit” zeminli politikanın kendisini Batı karşısında kolay yaralanabilir sürece soktuğunu yaşayacağı kötü deneyimler sonucunda anlamak zorunda kalacak.

Tarih derslerle yüklüdür…

Sene 1957, Moskova… 1953’te ölmüş Stalin’in koltuğuna oturmuş Sovyet lider Kruşçev, karşısına Sovyet diktatörün dışişleri bakanı Molotov başta, kadrosunu oturtmuş, ağır sözlerle yükleniyor: Almanları yenince gözünüz döndü, verdiğiniz bir notayla, Türklerin Çanakkale Boğazı’nı, Kars ve Ardahan’ı vereceğini mi sanıyordunuz, dost bir ülkeyi kaybettirdiniz, onları NATO’ya sürüklediniz, şimdi oradaki Amerikan üsleriyle birlikte yaşıyoruz.

Azerbaycanlı Prof. Dr. Cemil Hesenli’nin bize kazandırdığı bu tarihi belge, önemlidir.

Hatırlamakta yarar var…