KATAR-BAE: “Küçük dev adam” rekabeti

Takvimlerin 1970’li yılların ortalarını gösterdiği günlerde, ekonomi dünyasının ana kurumlarından Şikago Okulu’nun önde gelen isimlerinden Milton Friedman, 2’nci Dünya Savaşı sonrasında özellikle Soğuk Savaş yıllarında şekillenen “hantal kapitalizmi” değiştirmenin kuramını oluşturuyordu. 1980’li yılların başında dönemin ABD Başkanı Ronald Reagan ve İngiltere’nin “Demir Lady” Başbakanı Margaret Thatcher’ın danışmanı olarak, devletin ekonomiye müdahalesini en aza indirip, kurumsal bürokrasilerden kurtulmuş şirket ve tabii ki devletlerin başarı öykülerini hazırlayan bir çalışmanın içindeydi…

O günlerde öne çıkan cümle, bugünlerde de tılsımını koruyor: Yeni kapitalizm ve küreselleşme döneminde artık, küçük balık, büyük balığı yer. Hantal bürokrat yapılar karşısında hızlı karar alma yeteneğine sahip olan kazanır…

Arap dünyasının iki küçük devleti, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’ın o günlerden günümüze uzanan öyküleri bu yaklaşımı doğrular nitelikte…

  • KÜÇÜK OLMAK… DÜNYA ALIŞACAK…

Katar ve Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra Birleşik Krallık koruması altında özel bölgelerdi, takvimlerin 1971 gösterdiği günlerde, İngiliz parlamentosu ve bağlantısında hükümeti, gelişen dünya koşullarında bu statüyü daha fazla devam ettiremeyeceklerini ifade ettiler…

İkisi de 1971 yılında bağımsız olduklarında, imparatorluklardan büyük ulus devletlere geçmiş bir küresel sistemin “küçük devletlere alışamadığı” bir dönem yaşanıyordu.

Eski sömürge topraklarının özgürleşmesi ve yeni kurulan devletlerin bir bölümünün bir şehre dayanan hayli küçük yapıları uluslararası hukukta “egemenlik koşullarının” tartışılmasını ve bu kadar küçük yapıların “devlet statüsünün” tartışılmasına neden oluyordu.

BAE 10 milyon, Katar 3 milyon nüfuslarıyla birlikte İstanbul nüfusundan az insan barındıran kimlik taşıyorlar.

Ama son 50 yılda yaşanılan gelişmeler uluslararası sistemin küçük devletlere alıştığını, ekonomik politikalarda yaşanılan gerçekler ise, bu küçük devletlerin bir zamanların büyük devletlerini yönlendirecek güce ulaştıklarını gösteriyor.

Katar ve BAE bağımsız olduklarında  Arap dünyası “büyük devletlerin” kontrolü altındaydı: Mısır, Irak, Suriye, Suudi Arabistan…

…Ve o günlerde kimse, zaman içinde, Cemal Abdülnasır veya Kral Faysal’dan başlayıp Saddam Hüseyin, Hafız Esad, Muammer Kaddafi veya Kral Hüseyin’e kadar uzanan çizgide şekillenen Arap dünyasının bir gün BAE-Katar hattında şekillenen “ideolojik ayrışma” ile şekilleneceğini tahmin edemezdi…

  • KÜÇÜKLÜKTEN KURTULMANIN İKİ FARKLI ROTASI…

Oysa, sahip oldukları büyük zenginlikteki petrol ve doğalgaz kaynakları, küresel ticaret sisteminde yer almaktaki kararlılıkları ve son olarak oluşturdukları mali fonlarla küresel finans sisteminin birer parçası olmalarıyla BAE ve Katar’ın güçlü hedefleri vardı. (Günümüzde BAE’nin kişi başına düşen gayrısafi milli hasılası 45 bin Dolar, Katar’ın ise 66 bin Dolar)

İkisinin de “büyük balıkları yiyebilecek kapasite oluşturma” yolculuğu 1990’ların başında başladı.

BAE, önceliği iki alanda güçlenmeye verdi: Ekonomi ve askeri yapılanma…

Katar ise farklı düşünüyordu: Politik güç ve yumuşak gücü (soft power) öne çıkarma…

Tercihlerde yaşanılan bu çok farklı yaklaşım, takvimler 2017 yılını gösterdiği günlerde bir çatışmaya dönüşecekti.

Çünkü, güçlenme stratejilerinden ayrışan iki küçük devlet, özellikle 2011’de Arap Baharı’nın başlamasıyla uzlaşmaz çelişkiye rotalanacaklardı.

  • ALJAZEERA’NIN BELİRLEYİCİ KİMLİĞİ…

20’nci yüzyılın son bölümünün tarihini yazan ilerinin tarihçileri “Aljazeera TV” gerçeğini görmezden gelemeyecekler. Ekonomik gücünü sağlama alan fakat BAE’nin aksine, “askeri müdahaleci” kimlik yerine “siyasi güç” olma yolunda ilerleyen Katar’a ait bir TV kanalı tarih yapıcı kimlik kazandı.

Katar için siyasi güç, bütün bir 20’nci yüzyılı diktatörlükler ve hanedanların baskısı altında geçirmiş Arap halkının özgürleşme mücadelesine destekten geçiyordu, ulusal TV kanalları her türlü muhalif görüşe hatta tartışmaya kapalı Arap rejimleri açısından sınır aşan yayınlarıyla Aljazeera tam bir düşman kimlikti…

Bağımsız habercilik ve özgür tartışma ortamının tüm Arap ülkelerinde siyasi atmosferi şekillendirdiği ABD-İngiltere gibi yabancı unsurların özellikle Irak üzerinden bölgeye yaptıkları müdahaleler ile İsrail devletinin acımasız politikalarının sergilendiği bir döneme girilmişti.

Katar ve komşuları arasında yaşanılan tartışmalar, ilk olarak 2014 yılında Suudi Arabistan, Bahreyn ve BAE’nin bu ülkedeki büyükelçilerini geri çekmelerine neden oldu, 2017 yılında ise bu üç ülkeye Mısır’da katılarak Katar’ın kuşatılması harekatı başlatıldı.

Dört Arap devleti Katar’a verdikleri 13 maddelik “yapılacaklar listesinde” Türk askerinin Katar’dan çıkarılması, İran’la ilişkinin kesilmesi, Müslüman Kardeşler, Hamas gibi örgütlere desteğin durdurulmasının yanına Aljazeera’nın da kapatılmasını yazmışlardı!..

3.5 yıl süren krizin, ABD Başkanlık Seçimi’nde Joe Biden’ın seçilmesinden hemen sonra yumuşatılması dikkat çekicidir.

Bu yumuşama Körfez İşbirliği Konseyi’nin yeniden dirilmesi ve bütün kötü anıları bırakarak yeniden zengin emirliklerin şemsiye örgütü olarak yoluna devam etmesi anlamına mı gelmektedir, hayır.

Özellikle Katar’ın yaşadığı olayları anılarından silmesi ve yakın komşularının kuşatmasından kaynaklanan insani kayıplarını unutması imkansız görünmektedir…

  • ORTADOĞU’DA İKİ KALICI İTTİFAK…

Siyaset bilimi, büyük ve güçlü bir komşusundan ağır tehdit alan küçük bir devletin kendine derhal büyük ve güçlü bir koruyucu-müttefik bulduğunu gösterir.

Stalin yönetimindeki Sovyetler Birliği’nin Türkiye’den doğudan üç ili ve İstanbul Boğazı’nda da sabit bir askeri üs istemesinden hemen sonra Türkiye’nin ABD’ye koşması, Kore Savaşı sonrasında da NATO’nun şemsiyesi altına girmesi bunun tipik bir örneğidir.

Güçlü ve büyük komşusu Suudi Arabistan’ın 2017’de sergilediği açık tehdit, Katar’ı Türkiye’nin yanına itti, bu, yine altını çizerek söylemek gerekirse, doğaldır.

Türkiye’nin Katar’a dönük kuşatmada Türk malı gıda ürünleriyle hemen devreye girmesi, ülkeye dönük bir işgal saldırısına garanti olarak askerini o topraklara göndermesi Ortadoğu açısından kalıcı bir ittifakın da gelişmesine neden oldu.

İki devlet zaten, Filistin sorununda aynı görüşlere paylaşıyor, Arap Baharı sürecinde Müslüman Kardeşler  ve Hamas’ı meşru siyaset içinde görüyor, Mısır’da meşru Muhammed Mursi yönetiminin BAE-Suud-İsrail ittifakı ile devrilmesine karşı çıkıyor, Libya’da da aynı ittifakın desteklediği Halife Hafter’in karşısında duruyordu.

Türkiye-Katar’ın bu ilişkilerini ortak savunma sanayi projelerine yönlendirmeleri, ortak ekonomik programlar uygulamaları da karşı güçlerin tepkisini topluyordu.

BAE, bu süreçte, Suudi Arabistan ile kalıcı bir stratejik ortaklığı olabileceği konusunda derin şüpheler taşımaya başladı. Suudi hanedanı, kendi hedeflerini dikte eden ve özellikle Anglo-Amerikan İttifak ile ilişkilerini bağımsız çizgide koruyan bir kimlik taşıyordu.

Nitekim, Suudi Arabistan-BAE ortaklığı, 2015’te birlikte askeri müdahalede bulunulan Yemen’de zamanla yolların ayrılma noktasına gelmesiyle de yaralanabilir olduğunu gösteriyordu…

BAE, Ortadoğu’nun tüm cephelerine ağırlığını koyup, Irak-Suriye-Libya hattında belirleyici kimlik kazanan Türkiye-Katar ittifakına karşı Suudi Arabistan’dan daha güçlü ve kalıcı bir ortak bulmalıydı: İsrail…

İki devlet arasındaki “gizli stratejik ortaklık” hayli derin bir zaman dilimine dayanıyordu ama, özellikle 2010 başlarından itibaren Türkiye’nin bölgesel gücünü artırması ile ittifaka dönüşmesi hızlanmıştı.

2013 Mısır askeri darbesinde ortaktılar, bugün Ortadoğu’nun siyasi haritasına şekil veren Abraham Anlaşmaları’nın resmi görüşmeleri ise 2018 yılında başlamıştı…

Bugün Ortadoğu, iki ittifakın çemberinde şekilleniyor: Türkiye-Katar ve İsrail-BAE…

Bu ayrışma, vekalet savaşları çağında bir “BÖLGESEL SOĞUK SAVAŞ” kimliği kazanır mı, evet!..